Anasayfa  | İletişim Metin Soylu Facebook Metin Soylu Twitter

 

 
YAZAR HAKKINDA KİTAPLAR ELEŞTİRİ CEVAP KONFERANSLAR AFET OKULU RÖPORTAJLAR BASIN ODASI
 
   Bedeli Çanakkale'de Kanla Ödenecektir tüm seçkin kitapevlerinde!      Piri Reis Haritası'nın Şifresi ÇIKTI!     
 



  Hakkı Öcal İle Röportaj
Röportaj: Gazeteci Yazar Metin Soylu

"Ben Hayatımı Devreler Halinde Hiç Görmedim"


 

1969 yılında Hürriyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda mesleki aşkı olan “Gazeteciliğe” başladığı günlerde “68 Kuşağı Devrimci Hareketi”nde arkadaşlarıyla birlikte daha özgürlükçü bir Türkiye için sol yumruğunu havaya kaldırıp, vitrin camlarını taşlayarak eylemlerde boy gösteren Hakkı Öcal’ın o sıra dışı yaşamını sizler için araştırdık. Uluslararası Basın Enstitüsü'nden Basın Özgürlüğü Ödülü'nü aldıktan sonra Türk Medyası’nın dürüst habercilik ilkelerine sağdık kalmamasına kızıp Basın Kartı’nı iade ederek, 1985 yılında Amerika'nın Sesi radyosuna katılmak üzere Washington'a yerleşen Öcal’a, gazetecilikten bilgisayar ve teknoloji dergilerine uzanan mesleki geçiş serüvenini, internet dünyasının geldiği son durumu ve hayallerini sizler için sorduk.


-Hakkı Bey, sizi bilgisayar programlama dünyasının ustası olarak biliyoruz. Ancak özel hayatınızı da herkes gibi merak ediyoruz. Kısaca kendinizden söz eder misiniz? Kimdir Hakkı Öcal?

Hakkı ÖCAL:
Ben 1949 yılında Ankara'da doğdum. Ankara, Kırıkkale ve Yozgat'ta liseyi bitirdim. 1971'de AÜ-SBF'den mezun oldum. 1969 yılında Hürriyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda gazeteciliğe başladım. Okulu bitirince, İstanbul'a atandım ve Hürriyet Gazetesi’nde Haber Merkezi’nde müdür yardımcısı olarak çalıştım. İki yıl sonra gazetenin Yazı İşleri Müdürlüğü'ne atandım. 1975 yılında, Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler'de master'a başladım. Sonra doktoraya devam ettim. 1980-81 ders yılında Harvard Üniversitesi'nde Prof. Samuel Hunting'ın başkanı olduğu Uluslararası Araştırmalar Enstitüsü'nde doktora-sonrası çalışması yaptım. Bilgisayarla Boğaziçi'nde tanıştım. Harvard'da iken Boston Üniversitesi'nde bilgisayar operatörlüğü bölümüne devam ettim; sertifika almayı başardım.  Sonra WordPerfect firmasında Türkçe dil desteği için danışman olarak çalıştım. Sonra Tercüman Gazetesi’nde Genel Yayın Müdürü oldum. Orada arzu ettiğim gazeteyi kurmama Nazlı Ilıcak'ın engel olacağını anlayınca ayrıldım ve Güneş Gazetesi’nde genel koordinatör olarak görev aldım. Bir kaç kez yılın gazetecisi seçildim; Uluslararası Basın Enstitüsü'nden Basın Özgürlüğü Ödülü'nü aldım. Sayısız yazı yazdım. Basın kartının, basın özgürlüğüne aykırı olduğunu öne sürerek basın kartımı iade ettim. (Sandım ki herkes peşimden gelecek.. Olan benim basın kartına ve telefon indirimine oldu! Ama bence o günden itibaren ilk kez gerçek gazeteci olmuştum.)  


Türk basının yalancılığı ve uydurmacılığı normal iletişim yöntemi saymaya başlaması üzerine Güneş Gazetesi’nden ayrılarak Amerika'nın Sesi radyosuna katılmak üzere 1985 Washington'a gittim. Fakat radyoda işler tam beklediğim gibi gitmeyince, o sıralarda Usenet servis sağlayıcısı olan UUNet bünyesinde Internet devriminin temellerinin atılmasına tanık olacak bir konumda görev aldım.  

Bu vesile ile Novell'den MS LAN'e kadar mevcut bütün ağ sistemlerinin sertifikalarını aldım. Burada önce George Mason, sonra Northern Virginia Community College'da ve Virginia International University'de masaüstü yayıncılık, görsel tasarım ve Web Tasarımcılığı dersi verdim.

Byte, PCWorld, PCLife dergilerinde yazı yazdım; kitapçıklar yazdım. Son 12 yıl bütçesini ABD Kongresi'nin verdiği Uluslararası Yayın Bürosu'nun Internet Bölümü’nde “Senior Programmer” olarak çalıştım; Halen aynı kurumun yönetimindeki Amerika’nın Sesi radyo-televizyonunun Dil Programları bölümünde Orta Asya ve Yakın Doğu şubesinde Yeni Medya Koordinatörü olarak görev yapıyorum. Evliyim ve çocuğum yok.



-Mesleki hayatınıza 1969 yılında Hürriyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda başladınız. O dönemi bizlerle paylaşır mısınız? Neler yaşadınız?

Hakkı ÖCAL:
1969’u anlamlı yapan 1968’i izliyor olmasıdır. 68 Kuşağı mıyım?  Sanırım evet. SBF boykot ve işgallerinde, ODTÜ ve Hacettepe Direnişleri’nde Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu’na (FKF) bağlı örgütlerin mensubu “Devrimci” arkadaşlarımla birlikteydim. Amma... Ta liseden beri içimde bir gazetecilik sevdası vardı ve 1969’da Oktay Ekşi’nin yönetimindeki Hürriyet Gazetesi Ankara bürosunda bu sevdayı, yaşam biçimi haline dönüştürme imkânı elde etmiştim. O zaman ki Oktay Ekşi, bugünkü Oktay Ekşi’den sanırım biraz farklıydı. ‘İdeoloji’ ile ‘Profesyoneliz’ mi birbirinden ayırt ediyor, en azından bunu yanında çalışan insanlar için zorunlu görebiliyordu. Dolayısıyla devrimci hayatın içinden, tereyağından çekilen bir kıl kolaylığıyla ve süratiyle adeta sıyrıldım. Zaten yıllar sonra, analiz etmeye ve sonuçlarını yazma çalıştığım gibi bu devrimcilik bende ve benim tanıdığım çoğu insanda fikri bir temele oturmuyordu; Başka bir deyişle Hacettepe’de, yanı başımda ölen arkadaşım ve ben de kelimenin kastettiği hiç bir anlamda ‘Marksist-Leninist’ değildik. Biz sadece CHP ve AP’den örülü sistemin geçilmez duvarına karşı, katılımcı bir demokrasi talep ediyorduk. Bunu da o zamanki yaşımızın gerektirdiği eylem biçimiyle yapıyorduk: Sol yumruklarımız havada, vitrin camlarını taşlayarak!..



Gazeteci olmak benim için, kendimi bir anda TBMM’de Meclis Muhabiri olarak bulmak anlamına gelmişti. O sırada 657 sayılı Personel Yasası olacak olan bir tasarı meclise sunulmuştu. Oktay Bey’e, tasarının mimarlarından Prof. Cemal Mıhçıoğlu’nun söz konusu tasarıyı bize ders olarak okuttuğunu söyledim. Hürriyet Gazetesi’nin Ankara bürosundaki gazeteciler için ‘derece’ ve ‘kademe terfii’ gibi kavramlar daha çok yeni idi. Beni meclis muhabiri yaptılar. Unutmadığım anım, Meclis Bütçe Komisyonu’nda tasarının fiyakalı sunuş toplantısından sonra gerçek maddeler görüşülmeye başlanınca, bütün muhabirlerin terk ettiği basın bölümünde yalnız başıma kaldığım anda bir görevlinin gelip beni oradan kaldırması olmuştur. Komisyon başkanı İsmet Sezgin, beni bir milletvekilinin çocuğu sanıp, basın bölümünden konuklar bölümüne aldırtmıştı. Sonra Hürriyet Gazetesi’nin gerçek Meclis Muhabiri Behiç Ekşi salona gelerek, beni ziyaretçiler arasında görünce kaldırıp tekrar basın bölümüne oturttu. Bereket, görevli tekrar gelince, mesele çözüldü ve benim “çocuk” değil “gazeteci” olduğum resmen tescil edildi.

O yıllarda ‘İki Ankara İki Türkiye’ var olmaya devam ediyordu. Merkezin yasalarla, parlamentolarla, bakanlıklarla var olmayan devam eden Ankara’sı, Türkiye’si ve (Şerif Mardin’in sosyolojik anlamda kullandığı terimle) Kenar’ın, kendi kuralları, kendi kültürü, kendi hayırseverliği ve hatta kendi dini ile yaşamakta olan Türkiye’si vardı.

Ve ortada bu ikisinin varlığını ayrı ayrı sezen ve hatta —Sencer Divitçioğlu’na ve Asya Tipi Üretim Tarzı teorisine aşina olan 68 kuşağının büyük bölümünde olduğu gibi—bilen bir grup! O zamanlar bu grubun dilinden anlayan, Rahmetli Turgut Özal ile siyaset sahnesine çıkan siyasetçi kuşağı da yoktu. Dolayasıyla benim Ankara ve daha sonra İstanbul gazeteciliği deneyimim, bir yalnızlık dönemidir; paylaşımsız, herşeyi içine attığın çaresizlik dönemidir.



-Gazetecilikten bilgisayar ve teknoloji dergilerinde editörlük yapmaya yöneldiniz. Neden?

Hakkı ÖCAL:
Çaresizlikten! İnanın bana... Gerçi Hürriyet’te Yazı İşleri Müdürlüğü’ne, daha sonra Tercüman’da Genel Yayın Müdürlüğü’ne, Güneş’te ise Yayın Koordinatörlüğü’ne kadar çeşitli görevlerde çalıştım; Ama gazetecilik mesleğinin içinde olduğu çaresizliği, bu “İki Türkiye” olgusu arasındaki boşluktaki çırpınışını görmek, bana kelimenin tam anlamıyla acı veriyordu. 1977 Genel Seçimleri için Boğaziçi Üniversitesi ile ortak bir seçim araştırması yürüttük. Bu sırada Prof. Selçuk Özgediz, Prof. Üstün Ergüder, Prof. Sabri Sayarı ile tanıştım. Onlara gönlümde yatan akademik aşkı ve Türkiye gazeteciliğinin sığlığını anlattım.  “Gel bizde mastera başla!” dediler. Master, doktoraya yol açtı; Bu sırada Boğaziçi Üniversitesi’nde bilgisayarla tanıştım. Tez okumaları için iki sömestrliğine Harvard’a geldim ve Boston’da Homebrew Bilgisayar Derneği ile tanıştım. Dediğim gibi PC ile büro otomasyonu devrimine yani İnternet devrimine tanık oldum.

Harvard’da, Prof. Samuel Huntington’ın seminerlerinde, kendimle ilgili, kuşağımla ilgili düşünme ve yazma imkanım oldu. Meta-kimlik meselesi benim için önplana çıktı. O tarihe kadar, Marksist-özentisinin bir rüknü olan ateizm inancı, yerini, Intelligent Design ve Yaratıcı fikrine bıraktı. Ama “Ben Müslümanım” demek, denilmekle biten bir hal beyanı olmadığı, bunun mantıksal uzantısı olan davranış ve tutum biçimleri de birlikte geldiği için, söz gelimi bildiğini paylaşmak hayatımda önem kazanan değerler arasına girmişti. Bilginin paylaşıldıkça çoğaldığı, gerçeğinin ilk uygulanması gereken şey, ‘IT Eğitimi’ olmalıydı. Çünkü vesayet sisteminin doğal sonuçlarından birisi, Türkiye’yi IT devriminin dışında tutmaktı. Elektrik-elektronik öğrenen meslek lisesi mezunlarını bilgisayar mühendisi yapmamak nasıl bir akıldır? Bu akıl, aynı zamanda bilgisayar öğretmeni yetiştiren süreci de denetim altında tutuyor ve bu kadronun sürekli açık vermesini sağlıyordu. Yapılacak şey, bireyler açısından çok net idi: Eğitime ağırlık vermek… Kendi aramızda bildiğimizi paylaşmak ve halkımızın IT trenini kaçırmaması için yurttaş olarak üzerimize düşeni yapmak. Benim şansım, o kitapları ücretsiz olarak halka verecek bir yayıncıya sahip olmaktı. Dergi ile birlikte dağıtılanın beş-on katı kitap gazete bayileri ve fuarlarda dağıtıldı. Bugün hala PHP 3 kitabından dolayı e-mektup alıyorsam, bu o yayıncının yaptığı hizmetin enginliğindendir. Aslında ben hayatımı devreler halinde hiç görmedim: Her şey benim için belirli inançların belirli davranışlara yön verdiği bir bütünlük olgusundan ibarettir.

-Şu anda Amerika’da yaşıyorsunuz. Türkiye, İnternet’i amaç ve hedeflerine uygun olarak doğru kullanabiliyor mu?

Hakkı ÖCAL:
Evet tabii kullanıyor. Bu konuda İnternet’in mucitleri tarafından ortaya konulmuş evrensel bir ilke yok ki… İnternet; telefon, otomobil, tren gibi bir araçtır. Bu araçla, IP tabanlı iletişim yapılabilir. Yapılıyor da zaten... Bu iletişimin, diğer iletişim modellerinden en önemli farkı, A noktasından B noktasında giden doğrudan ve gerçek zamanlı bir hat olmamasıdır. Bu sebeple Internet sansür edilemez, kesilemez, denetlenemez. ‘IP tabanlı iletişimi filtrelerim, sansür ederim, keserim, denetlerim’ diyen bir kişi kendi kendisini kandırır. Eğer çocukları internetteki yasaklı sitelerden korumak istiyorsanız, bunu ancak çocukların gerçek koruyucusu anne ve babaları eğiterek yapabilirsiniz. Şayet halkın bir kısmı İnternet ile porno yayın üretimi veya tüketimi yapmak istiyorsa, yapacaktır. Çünkü bu kişilerin oranı, dergi-gazete, radyo-televizyon ile müstehcen yayın üretimi ve tüketimi yapan insanların oranından zaten fazla olamaz. Bu kişiler yüzünden, nasıl ‘Klasik Medya’ya sansür uygulamıyorsanız, ‘Yeni Medya’ya da sansür uygulamamanız gerekir. Kaldı ki, klasik medyayı sansür etmek mümkün iken, yeni medyayı sansür etmek mümkün değildir. Her araç kötüye kullanılır. Almanya, bir dinin mensuplarını toptan ortadan kaldırmak için trenlerden ve kimya ilminden yararlandı. Ama ne tren ve ne kimya ilmini reddetmedik. İnternet de öyle.. Bugün filancanın onu şöyle kullanıyor olması, bu aracı bizatihi kötü kılmaz. İnternet’in kötüye kullanımına karşı alınacak tek önlem, aile terbiyesidir; Anne-babanın çocuklarına vereceği güzel ahlaktır.

“Asperger Hastalık Değildir”


-Türkiye’de özellikle aşırı bilgisayar kullanan insanlarda “sağlık sorunları” ve “sosyal yaşamdan uzak” bir yaşam sürdüğü yönünde televizyon ve gazetelerde haberler görüyoruz. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz?

Hakkı ÖCAL:
Bilgisayar programcıları ve geliştiricileri arasında bir tür ‘Otizm’ olan ‘Asperger Sendromu’nun yaygın olduğunu hepimiz biliyoruz. ‘Bütün bilgisayarcılar ve geliştiriciler Asperger Sendromu taşıyorlar’ demiyorum; Ancak Asperger olanların önemli bölümü bilgisayar kullanıcılardır. (Steve Silberman’ın konuyla ilgili yazısına bakılabilir: http://www.wired.com/wired/archive/9.12/aspergers_pr.html)  Albert Eistein’dan tutun Bill Gates’e, Henry Ford’tan tutun Asimov’a kadar birçok ünlü insanda bu “hal” var. Tekrar ediyorum: ‘Bilgisayarla çok ilgilenen her çocukta bu zihinsel sendrom var’ demek değildir. Doktorlar, sosyal yaşamdan uzak duran, bilgisayarın başından bir türlü kalkmayan çocuklardaki durumu bu “hal” ile açıklıyor. Dikkat ederseniz, Asperger’e hastalık demekten kaçınıyorum; Çünkü psikologlar, bunu hastalıktan çok zihinsel durum veya kişilik özelliği olarak açıklıyorlar. Yani sonuç olarak; Bir çocuk veya genç toplumdan uzak duruyor ve bilgisayar başından ayrılmıyorsa, bunu sebep olarak değil sonuç olarak şekli ile algılayabiliriz.

Gazetelerin, sansasyonelciliğini biliyoruz. Bugün itibariyle baktığımızda, bir tane fazla gazete satabilmek için binlerce gencin hayatını karartmaktan kaçınmayan gazeteciler var. Bu sebeple bu tür genellemelere aldırmamak gerekir. Şayet ana-baba bir çocuğun bilgisayar başından kalkmadığını, ailenin diğer faaliyetlerine katılmadığını gözlemliyorsa, belki de ailenin faaliyetlerinin değerli bulmamasından da kaynaklı bir sonuç düşünmelidirler. Yani gazetelerin haksız ve yanlış genellemelerine inanmadan önce, ailenizin ne kadar fonksiyonel olduğunu olabildiğince tarafsız bir gözle mutlaka irdeleyin. Eğer, insanı entelektüel açıdan tahrik eden bir aile yaşamınız var ama yine de çocuklarınızdan birisi sürekli bu faaliyetlerin dışında kalıyorsa o zaman bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz. Asperger veya bir başka otizm söz konusu değilse, bence ondan sonra kaygılanmaya başlayabilirsiniz.



- Web 2.0, 2.1 ve Web 3.0 Cloud Computing konularını değerlendirir misiniz?

Hakkı ÖCAL:
Sosyal ağların, bireysel sitelerin yerini alması, mashable sitelerin veya veri silolarının ortaya çıkması ve kişilerin bunlar arasında yaptığı seçmelerle kendi portal’ını oluşturması olgusuna ister 2.0, ister 2.1 ister 3.0 deyin; Bu tüketici tarafında olan bir şeydir ve ne bileyim, olmuş bitmiş bir şeydir. Artık hiç kimse paylaşılmayan, API’si olmayan bir site yapmaz, yapamaz. Yaparsa kendi kendine zarar vermiş olur.

Fakat Bulut Bileşimi bundan çok daha esaslı, çok daha derin etkileri olacak bir şey. Çünkü Bulum Bileşimi, Internet denkleminin üretim tarafında olan bir hadisedir. Birçok yerde açıklamaya çalıştım; Verilerinizin IP tabanlı bir iletişim ağında (yani eskiden olduğu gibi size ait bir server’da elinizin altında değil, nerede olduğunu bile bilmediğiniz bir şekilde) tutulduğu ve bunu tutun cihazların yine eskiden olduğu gibi belirli bir fiziksel server’da değildir. Güçlü bir bir bilgisayarda oluşturulan sanal bir server olduğu ortama “Bulut Bilişimi” diyoruz. Sizin verileriniz sizin sunucunuzda durduğu zaman, bu sunucu 24 saat erişilmesi gerekmediği halde 24 saat erişilebilir vaziyette idi; yani bakım ve onarım açısından saat sürekli çalışıyor ve para yazıyor idi. Server’da çalıştırdığınız yazılıma dünyanın parasını ödemiştiniz ve her güncelleştirmeyi satın alarak ödemeye devam ediyordunuz. Oysa Bulut Bilişimi, sizi bu yatırımlardan kurtarıyor. Ayrıca ilk durumda bu bir yatırımdı. Ve siz kurum olarak, bunun ancak bir miktarını vergiden düşebiliyordunuz. Oysa Bulut Bilişim’inin üç veçhesinden hangisini alırsanız alın aslında tümü o vergi yılında vergiden direkt düşecektir. Yani donanım altyapısını hizmet olarak sunan (Infrastructure as a service/IaaS) şirketlerle bilişim platformunu hizmet olarak sunan (Platform as a service/PaaS) firmalarla ve yazılımı hizmet olarak sunan (Software as a service/SaaS) kuruluşlarla çalıştığınız anda alacağınız şey hizmet olacağı için ödediğiniz para da cari gider olarak sayılacaktır. Bu ekonomik açıdan IT kuruluşları için muazzam bir kazanç kapısıdır.

IaaS’da, donanım kullanıcının malı olmadığı gibi, donanımın tümünü hergün 24 saat süreyle kiralamak ve 24X7 bakımını ve gözetimini yapmak zorunda değilsiniz. Donanım, çok-müşterili mimari (multi-tenant architecture) adı verilen bir tarzda çalışıyor.  PaaS’da hizmet veren kurumlar, müşterilerini, belirli işletim sistemlerini veya uygulama paketlerini satın almaktan kurtaran, bunları hizmet olarak sunan ve kullanıldığı oranda ücret isteyen firmalardır. Diyelim ki; Sizin web sunucunuzda sadece HTML hizmeti olması gerekiyor. Oysa bugün bir web sunucusu kurduğunuzda hiç kullanmayacak bile olsanız, PHP veya Java yorumlayıcısının da bedelini ödemek zorundasınız. Eğer sizin işinizin gerektirdiği platformda Flash kullanılmayacaksa, neden Flash sunucusu 24X7 çalışıyor ve siz bunun için bir bir bedel ödüyorsunuz? Platform da artık çok-müşterili mimariye sahip olacak. SaaS ise en çok kazanç vaad eden alandır. Diyelim ki bugün bir web siteniz var ve bunun için bir içerik yönetim sistemi satın aldınız veya kendi dahilî IT bölümünüze yazdırdınız. Bu yazılımın güncel halde tutulması, yeni ihtiyaçlar karşısıda yeni bölümler eklenmesi sizin sorumluluğunuzda demektir. Aylar olabilir ki, bu yazılıma yeni bir işlev eklenmesi gerekmez; Fakat siz yazılımcı ekibinizi aynen korumaya devam edersiniz. Yazılımın bir hizmet olarak edinilmesi, sizi bu harcama kaleminden de kurtarmayı vaad ediyor.

“Devlet Devletliğini Bilmelidir”


-Türkiye’de geçtiğimiz aylarda gündemde “İnternet Sansürü” konusu dikkat çekmişti. Bu konudaki düşüncelerinizi bizlerle paylaşabilir misiniz?

Hakkı ÖCAL:
İnternet sansürü dediğiniz anda birçok kişi “Sansür değil filtre” diyecek ve siz şekilden, terminolojiden kaybetmiş olacaksınız. Buna sebebiyet vermeyelim. Kâğıt üzerinde getirilmek istenen sansür değil, filtredir. Peki, kabul. Sansür, içeriğin yayından önce bir kurula sunulması ve yayın izni istenmesidir. Oysa önerilen şey bu değildir. Dolayısıyla sansür değil, filtredir!

Ama bana sorarsanız, filtre sansürden çok daha kötü bir denetim biçimidir. Sizin yayınlarınız ve içeriğiniz için önceden bir karar verilmiş ve bu karara göre siz belirli bir durumda yasaklanmışsınız demektir. Filtre mantığı özetle budur.

Eğer ben, müstehcen içerikli bir site işletiyorsam, bu içeriğin eline geçmemesi gereken insanlara ulaşmaması için benim mutlaka bir önlem almam gerekir. Bu her türlü yayın için geçerli bir kuraldır. Peki ya ben genel içerikli bir yayın yapıyorsam ve filtreyi kuran ve devam ettiren idare birimi, benim içeriğimin şu ya da bu sebeple kitlelerin eline geçmesini istemiyorsa?

Kim karar verecek benim içeriğimin genel ahlaka aykırı olduğuna? Şimdi olduğu gibi bir takım ‘Vesayetçi Sistem’ artığı kurullar mı? Bütün söyleyecekleri şey “Bu sitede evlilik dışı ilişkiye özendirme var!” Ondan sonra siz ne kadar yırtınırsanız yırtının, bu bir avuç devlet memurunun kararını yargı önüne götüremezsiniz. Bir kere herkesin tonla avukat parası, mahkeme harcı verecek hali zaten yok. Verse bile bugünkü hızıyla—eğer siz o sistemin bir parçası değilseniz—adalet sisteminden zamanında karar çıkarttırmanız mümkün mü? O zamana kadar siteniz kapandığıyla veya filtrelendiğiyle kalır. Oysa bu iş kanunun gerçek denetçisi, gerçek muhatabı, gerçek uygulayıcısı olan ana-babaların elinde kalsa daha doğru olmaz mı? Onlar, hem bu işi kâr amacıyla yapan bir özel firmadan veya hizmet amacıyla yapan bir “Açık Sistem” kuruluşundan edinecekleri program ile çözerler ki böylece Türkiye’nin güzel yüzüne sansür lekesi sürülmeden halledilmiş olur; Hem de Vesayetçi Sistem’den kurtulma heyecanı yaşayan aydın insanlar, tavadan ateşe düşme korkusu yaşamamış olur. Devlet devletliğini bilmeli, ailenin fonksiyonlarını devralmaya kalkmamalıdır.

“Türk Medyası Halka Kapalıdır”


-Dünya genelinde başta “Facebook” ve “Twitter” olmak üzere sosyal ağlar artık zirve yapmış durumda. Sizce en çılgın ülke hangisi? Türk Halkı’nın bu konudaki ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hakkı ÖCAL:
Sosyal ağlarda etkin olmak çılgınlık değildir. Türkiye, Facebook’ta en fazla üyesi olan dördüncü ülkedir. İstanbul ise Facebook’a en çok giriş yapan birinci şehrimizdir. Ancak unutmamak gerekir ki; Türkiye, cep telefonunu icat eden insanların ülkesi olan Finlandiya’dan sonra en çok SMS alıp veren ülkelerin başında idi.

Bu ilginin sebepleri düşünüldüğünde klasik medyanın, başka ülkelerde olduğundan çok daha fazla oranda halka kapalı olması gelir. Başka ülkelerin yerel gazeteleri var; Yerel radyo-televizyon istasyonları var. Baktığınız zaman onların bizim halkımızdan çok daha fazla okuyucu veya halk katkısı taşıdığını göreceksiniz. Bizim radyolarımız, televizyonlarımız, gazetelerimiz, dergilerimiz ve hatta bunlara ait web siteleri, halka kapalıdır!

Formel (Usule uygun) iletişim organları halkı kapalı da, İnformel (Usule uygun olmayan) iletişim, mesela aile içi iletişim çok mu açık?  Kaç genç—bırakın genci— askerliğini yapmış üç çocuk babası bir kişiye çocuğu, farkında olmadan televizyon izlemesine engel olan babasına “Geri git, ben bir şey seyrediyordum!” diyebilir.

Şu gerçeği kabul edelim ki; Ülkemiz Türkiye, halen birçok yönüyle modern ilişkilere geçiş döneminde bulunan bir toplum yapısına sahiptir. Bu geçişin neresinde olduğumuz ise bulunduğumuz coğrafi bölge ile çok ilintilidir.

Facebook, Twitter, FriendFeed, Tumblr ve şimdilerde Google Plus… Halka bu iletişim engellerini kestirmeden, kimseye hesap vermeden aşabilme imkanı veriyor. Paylaşmayı çok sevdiğimiz için değil ama aslında susturulmaktan hoşlanmadığımız için konuşuyoruz. Bana göre iyi de ediyoruz. Ama konuşmaya konuşmaya, konuşma adabını da biraz kaybettiğimiz sosyal ağlarda üçüncü girdiden sonra çıkan kavgalardan görüyoruz. Kendimizi ortaya atmadan, doğru bulduğumuz fikirleri ele alarak, muhatabımızın insan olduğunu unutmadan, kimliğini kişiliğini değil fikirlerini hedef alarak yazışabildiğimizi maalesef söyleyemeyeceğim. Ama zamanla bunu da aşacağımızı düşünüyorum.

-Peki E-Ticaret sitelerindeki Türkiye’deki “Sanal Alışveriş Çılgınlığı” hakkında neler söylemek istersiniz?

Hakkı ÖCAL:
İzniniz ile buna da çılgınlık demeyeceğim. Tersine, başka ülkelerle mukayese edildiğinde Türkiye halen E-ticaret alanında çok geridir. PTT’nin artık güvenilirliğini yitirmiş olması, diğer özel ulaşım firmaların yavaş ve pahalı hizmet vermesi, halen elektronik ticaretin arzu edilen boyutlara ulaşmasının önündeki öncelikli engellerden sadece bir kaçıdır.

Elektronik ticaretin artması, web reklamlarının da artmasını sağlayacak, Bu da Açık Sistemler’den tutun, birçok sivil toplum örgütünün web sitesinin yaşamasına kadar zincirleme etki yapmasına neden olacaktır.

Sanal alışveriş sanal değil, gerçektir. Ekonomiye can verir. Web’e itici motor olur. IT ile uğraşan herkesin, dolaylı da olsa önemli görevlerinden birisi de E-ticaretin artmasına ve yayılmasına katkıda bulunmaktır.

-Sizi bir zaman makinesine bindirseler ve iki tercih hakkı verseler: İlk Çağ: Mağara Dönemi ve 23.Yüzyıl: Uzay Çağı dönemi. Hangisine gitmek isterdiniz? Neden?

Hakkı ÖCAL:
23’ncü yüzyıl Uzay Çağı mı olacak, İkinci Mağara Dönemi mi? Onu bilemiyorum. Bu silahlanma yarışında, insanlığı 200 yıl içinde neyin beklediğinden doğrusu emin değilim. Ama ileri gitmek isterdim. Eğer, o zamana kadar nükleer afet olmamış ve insanoğlu buzul devrine dönmemiş ise eminim ki çok heyecanlı şeyler oluyor olacaktır. Doğrusu, Kaptan Kirk’ün çay yapan bilgisayarını çok merak ediyorum.

-Mesleki başarılarınız arasında kitaplarınız ve köşe yazılarınız var. Bizlerle ayrıntıları paylaşabilir misiniz?

Hakkı ÖCAL:
Aslında hayatımın gizli kalmış hiçbir ayrıntısı yok. Belki ilkelerimi herkes bilmiyor. Ama elimden geldiğince nasıl ve hangi kurallara göre yaşadığımı açıkça söylerim. Kitaplar ve yazıların hepsi belirli bir inancın, insanın bildiğinin zekatını vermesi inancının sonucudur. Eğer birisini, bir şeyi, bir süreci beğenmiyorsanız, bunu açıkça söyleyin… Çünkü açık yara adam öldürmez. Uyum gösterin, uyumlu olun; “Elma demesini de bilin, alma demesini de.” Bu sizi belkemiksiz, dönek, rüzgar-gülü yapmaz. Tersine, size hayatiyet sağlar. Kitaplar yazmak, makaleler kaleme almak insanı başarılı yapmaz; Paylaşmak, işe yaramak insanı başarılı yapar.

Bakın, sanırım 1995 yılı idi. İstanbul’da düzenlenecek Habitat Konferansı için, fotoğraf ustası Mehmet Biber’e refakatten iki aya yakın GAP bölgesinde fotoğraf çektik. Bu sırada, ABD’den yanımda götürdüğüm kitaplar dergiler bitti; Orada bir yerde elime ne kadar bilgisayar dergisi geçirdiysem aldım. Geri kalan süre içerisinde de reklamlara kadar okumadığım hiçbir yer kalmadı. Dönüşte İstanbul’da bu dergileri yayımlayanlardan birisi olduğunu öğrendiğim genç bir arkadaşla tanıştım. Samimi soruları üzerine ben de samimiyetle dergiler için ne düşündüğümü ona söyledim: Makaleler, zaten zor olan IT konusunu adeta daha da zor hale getirmek için yazılıyor. Haberlerden hiç birisi insanın elindeki dergiyi bir kenara bırakıp, bilgisayarın başına geçip öğrendiğini uygulama hevesine kapılmasını sağlamıyor. Dergiler adeta “Siz bu işi anlamazsınız. Ben bu işi iyi bilirim. Siz işte bu anlattığım kadarıyla yetinin!” anlayışıyla yayımlanmış gibi. Bu genç arkadaş ise benim yorumlarımın üzerine “Ağabey bunu söylemek kolay. Yapmak zor. Gel, yap; Görelim, Öğrenelim!...” dedi.

O kadar samimi ve o kadar açık yürekliydi ki, bu meydan okumaya veya bu davete koşmamak, korkaklık olurdu. Sanırım bir üslup tutturduk. Bu üslup benim icadım değildir. O tarihte ders verdiğim okulda öğretmenlere “Easy Learning” (Kolay öğretim) tekniği öğretiliyordu. Kendimde bu tekniği makaleye uyguladım. Bilgiyi teorik olarak değil, yaparak oluşturmak ve bunu adım adım hiç bir şeyi bilindiği varsayımına bırakmadan açıklayarak anlatmak gerektiği mesajını yansıttım. Okuyucu verdiğiniz ayrıntıları biliyorsa, onu zaten atlayacaktır. Ama işi temelinden tutarsanız, aslında kaybettiğinizden çok daha fazla okuyucuyu kazanmış olursunuz.  Bazen elektronik ortamda mektuplar alıyorum. “Şöyle okunur” yazdığımdan yakınan; “Biz onun nasıl okunacağını biliyoruz!” diye. O arkadaşa hemen cevap veririm, özür dileyen. Onunla aramızdaki mesele biter. Ama birçok genç arkadaş tanıdım ki yıllar sonra bu okuma kılavuzlarından dolayı bana teşekkür etmişlerdir.



-Boş zamanlarınızda sosyal yaşam içerisinde neler yaparsınız? Özel zevkleriniz var mı? (Balık tutmak, resim yapmak vs.)

Hakkı ÖCAL:
Fotoğraf ve video! Ahh… Bu iki şeyi, hayatımı bunlardan kazanacak kadar seviyorum. Ama hiç bir zaman böyle bir imkânım olmadı. Benim hayatımda aldığım ilk armağan bir kol saati veya dolma kalem değildir. Lubitel fotoğraf makinası… Hürriyet’te bir ara muhabir-foto muhabiri ayrımı kaldırılmıştı. Bütün muhabirler ‘fotoğraf çekecek’ diye hepimize gıcır gıcır kameralar alınmıştı. O andaki sevincimi sizlere anlatamam. Hürriyet’te muhabir olarak çalıştığım yıllarda çok fotoğrafım yayınlandı. Sonra profesyonel olarak bu süreci devam ettiremedim. Yukarıda sözünü ettiğim GAP Gezisi’nde çektiğimiz fotoğraflar da Devlet Su İşleri’nin Habitat Sergisi’nde, takvimlerinde, broşürlerinde yayınlandı. Sonra Kodak’ın bir yarışını kazandım; Birçok doğa dergisine fotoğraf verdim. Ama bu işi, hayatımı kazandığım konu haline ne yazık ki getiremedim.

Son 10 yılda biraz gündüz işimin gereği, video ile çok ilgiliyimdir. Önce Avid sonra Final Cut eğitimi aldım. Amerika’nın Sesi sitelerinde yayınlanan birçok videoyu edit ettim; Yeni video ürünleri başlattım vs. Ama video çekme ve edit (düzenleme) işini de asli hayat kazanma biçimim yapamadım. Kim bilir? Belki gündüz işinden emekli olduktan sonra kısmet olur!...






-Hangi takımlısınız?

Hakkı ÖCAL:
Hiç bir zaman takım tutmadım. Dedim ya eski solculuk var. Futbol, “Kitlelerin Ayfonu”dur anlayışıyla geçti bütün gençliğim. Belki de bu sebeple seyir sporlarına hiç bir zaman ısınamadım.


-İş hayatınızda KEŞKE’leriniz oldu mu?

Hakkı ÖCAL:
Her “KEŞKE”den kadere isyana bir yol gider. Kadere isyan ise insana mutsuzluktan başka bir şey vermez. Yozgat’ta bir söz vardı: “Olmuşla ölmüşe çare bulunmaz!” diye. Keşke yerine “Pekiiiii...” dedim hep. Yeni bir karara vardım; Yeni bir azim kazandım. Kendi kendime “Ben sana göstermesini bilirim!” dedim. Bazen gösteremedim o şeye işin nasıl olacağını. Ama hani derler ya, yenildim ama asla ezilmedim. Yüzüstü düştüm, kalkıp silkindim. Rahmetli teyzemin deyimiyle kan tükürdüm, “Kızılcık şerbeti içmiştim!” dedim.



“Eğitimin Geç Kalmışı Olmaz”



-Hakkı Öcal hedeflerine ulaşabildi mi?

Hakkı ÖCAL:
Evet, yani yukarıda söylediğim şeylere bir de örgün eğitim kurabilme fikrini ekleyebilirsiniz. Yani kâr amacı gütmeyen, aleti-edevatı donanımcılardan, yazılımı yazılımcılardan, eğitmenleri de gönüllülerden gelen bir dev kurs düşünün… Çok talep olmayacak yerler için gezici, talebin çok olduğu yerler için ise sabit IT kursları. En basit bir kelime işlem uygulamasının kullanımından tutun da Android programlamaya kadar herşeyin öğretildiği çok kapsamlı bir proje... Bu projeyi birçok arkadaşım biliyor; Birçok kişi de bu yolculuğa benimle çıkmaya şimdiden hazır. Ama bu işe bir türlü başlayamadık. Başlayacağız ama. Eğitimin geç kalmışı olmaz. Ben yapamasam bile başkası bir gün mutlaka yapacak. Belki de siz yapacaksınız.


-İnternet Dünyası’na vermek istediğiniz bir mesajınız olacak mı?

Hakkı ÖCAL:
Yılmayın, kendinize güveninizi asla bitirmeyin. Hayatınıza yön vermek sizlerin elindedir. Klasik bir ticaret metodundan söz edilir. Hani adam üç limon alır satar, parasıyla dört limon alır satar, sonra beş, altı... Derken limonları kasayla almaya ve sonrasında satmaya başlar. Aynen öyle… Beğenmediğiniz bir işe girdiyseniz, sizi tatmin etmeyen bir okula kaydolmak zorunda kaldıysanız, o işi, o okulu yatırım olarak görün. Diyelim ki, kendinizi bilgisayar yerine hukuk okurken veya sinema yerine muhasebe okurken buldunuz. Çok güzel... Yeni bir sınav macerası size arzu ettiğiniz okulu garanti ediyor mu? Hayır!.. Ama hukukçu veya muhasebeci olarak arzu ettiğiniz okula, kursa, eğitime gidebilmenizi sağlayacak parayı kazanabilirsiniz. Bir kaç yıl erteleyerek de olsa, bilgisayar veya sinema eğitimi mümkün olabilir. Sistemi yenebilirsiniz. Yeter ki yılgınlığa düşmeyin. Bir de ne var biliyor musunuz? Her şeyin başı sıkı çalışmaktır. Çoğumuz maalesef tembelliğimizden dolayı sistemi suçlayıcı kılıflar uydurmaktayız. Kimse yokken, kendi başımıza kaldığımızda vicdan denen şeye bir sorun bakalım… Kabahat gerçekte kimin? Vicdan asla yalan söylemez…

Fotoğraf ustamız Mehmet Biber’in, 1995 yılında gerçekleştirdiği uzun GAP Gezisi’ne katılmıştım. Onunla birlikte çektiğimiz fotoğraflar daha sonra Devlet Su İşleri’nin sergilerinde ve takvimlerinde kullanıldı. Bu fotoğrafı, Mardin’de Kızıltepe yakınlarında bir kavşakta çektim. Göçerler yakın bir yere konmuş olma yıldı ve Bu anne de sırtında kuru ot ve yılların kahırlarını taşıyordu. Yöre halkı fotoğraf çektirmeyi, biliyorsunuz çok sevmez. Hele böyle bir fotoğrafa izin almak, düşünülemezdi bile. Gel gör ki bu fotoğraf Kodak’ın 1997 Uluslararası Ödülü’nü kazandı. Ve Kodak firması, 10 bin dolarlık ödül için, “Fotoğrafta görülen şahsın vereceği izin belgesini” şart koştu.

Mardin DSİ elemanları, bütün tanıdıklarım, eş dost aylarca aradıysak da ne bu hanımı bulabildik, ne de aşiretini. 10 bin dolar’a da yandım ama daha çok bu fotoğrafın Kodak’ın reklamlarında kullanılmamasına üzüldüm. Urfalı sütçü fotoğrafını daha önce çekmiştim. Birçok gezi dergisinde yayınlandı. Yıllar sonra tekrar Urfa’ya gittiğimde vefat ettiğini öğrendim.

İşte 1968 kuşağı! 1967 yılında Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi yurdunun girişinde Sosyalist Fikir Kulübü üyeleri.  Bu gruptan milletvekilleri, profesörler, gazeteciler ve dağ başlarında vurulup ölenler çıktı! Ben önde, “küçük burjuvanın” yanındayım. “Küçük Burjuva” bizim kantincinin oğluydu ve bu ad ona, Marksist terminolojiye henüz aşina olmayan bir arkadaşın kantincimizi “Sivas’tan geldi, burjuja oldu!” diye nitelemesinden sonra takılmıştı.



2005 yılı yaz döneminde Türkiye’ye yola çıkmak üzere iken, Cemil Alpay Sünnetçi (Çiklet Tasarım İletişim ve Organizasyon kurucusu) her yıl yaptığı gibi, bu tatilde nasıl bir araya geleceğimizi sordu. Ben de Gelişim Platformu’nda buluşmayı önerdim. Laf lafı açtı ve bu buluşmada Web’in almakta olduğu yeni şekilden söz etmeye karar verdik. Cemil ve Byte dergisi bu küçük dostlar arası buluşmayı öylesine duyurdular ki; Son dakikada Gelişim’den Profilo’da bir büyük salona taşınma zorunlu oldu. Bu toplantıda henüz adı konmamış olan Web 2.0 gelişmesini anlatmaya çalıştım; “Tek başına var olan siteler için yolun sonuna geldik. Internet bundan sonra birbirinden veri alabilen programlarla yaşayacak” dedim; Ama akılda kalan tabii “İnternet bitti mi?” sorusu oldu.

En çok zevk aldığım etkinlikler her zaman Bilişim Fuarları olmuştur. Emtia merakımdan değil.. Gerçi o da var tabii! Hangi IT meraklısı, donanım cennetini sevmez ki? Ama benim için Bilişim Fuarları genç arkadaşlarla tanışma, sorularını yüz yüze dinleme ve cevaplama imkânı demektir. Bu toplantılarda başlayan ve yıllardan beri süren dostluklar kurdum. Çoğu şu anda IT dünyamızın önemli mevkilerinde bulunan bu arkadaşları lise çağında, ÖSYM sınavlarına girdikleri günlerde ya da bilgisayar bölümünün ilk yılında tanımış olmak bana ayrı bir iftihar vesilesi oluyor.

Byte ve PCWorld’ün verdiği kitapçıklar, normal büyüklükte fontlarla dizilse ve ekran görüntüleri olması gereken boyutta verilse idi, standart kitaplar olabilirlerdi. Hepsine gerçekten de çok emek harcadık. Sadece ben değil, Byte ve PCWorld ekibi, PHP kitapçığında olduğu gibi Türkiye PHP Grubu ve birçok gönüllü genç arkadaşım bu eğitim seferberliğine katkıda bulunmuştur. Dergiyi yayınlayan grup, sayıları 12’yi bulan bu kitapçıkları, dergiyle birlikte verdikten sonra da dağıtımlarına devam etti. O zamanki Byte Genel Yayın Müdürü Musa Savaş, bazı kitapların yarım milyona yakın basılıp dergi beraberinde olmaksızın, fuarlarda, sergilerde dağıtıldığını ve talep eden okullara ve halka gönderildiğini söylemişti. Hepsinin arkasında bir inanç vardı: Bilgi paylaşıldıkça çoğalır...



Bilgisayar dergileri, hepimiz için okul oldu; Sadece Byte değil, hatta belki de ondan çok Chip’den tutun, PCWorld’e, PC Magazin’e kadar bütün dergiler… Şu anda Türkiye’de IT dünyasına yön veren hemen herkesin ilk öğretmeni idi. Dergiler benim için de halen süren ve paha biçilmez dostlukların beşiği olmuştur. Bu fotoğraf, Bahtiyar Dilek ile 17 Mayıs 2006’da buluşmamızın anısıdır. Doğuştan Duchenner kas distrofisi çekmekte olan Bahtiyar, “engelli” sıfatını da, yaşam tarzını da reddeden bir arkadaşımız olarak çalışkanlığı, girişimci ruhu, yaratıcılığı ile hepimize daima güç veriyor.

Hayatımda hiç “keşke” dediğim şey yok mu? “Keşke” demeden ifade edebilirsem, biraz daha o alanda gayret göstermediğim için kendime kusur bulduğum bir iki konu vardır; Profesyonel fotoğrafçı olamamak bunlardan biridir. Çok küçükken, sanırım 8-9 yaşımda kol saati yerine Lübitel-2 fotoğraf makinesi armağanı ile başlayan bu merakımı, hayatımı kazandığım bir mecra haline getirmeliydim. Yapabilirdim bunu! Sağımız solumuz fotoğraf dolu. Eyüp Sultan’ın avlusunda bile, biraz dikkatlice bakarsanız, uluslararası ödül alabilecek fotoğraf konuları var. Bu fotoğrafıma, Kuzey Amerika Protestan Kiliseler Birliği ödül verdi ve dergisinin kapağında yayınladı. Diğer fotoğraf, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii mükebbiresidir.



1969’da Hürriyet Ankara bürosunda gazeteciliğe başladım. Rahmetli Nezih Demirkent (masada, ortada, elinde sigara olan) SBF’yi bitirdiğim hafta beni İstanbul’a çağırdı. Bu fotoğraf çok sonra, 1980’de çekildi. Nezih beyin sağında Cüneyt Arcayürek ayakta duruyor; Onun sağında rahmetli Ergin İnanç var. Nezih Bey’in solunda şimdi Ciner Dergi Grubu Başkanı olan Mehmet Demirel,  onunda solunda da ben varım. Arkamızda haber müdürümüz Erol Türegün ve İstanbul Şefi Mehmet Türker.  Diğer fotoğrafta, masanın başında Salim Bayar oturuyor. Rahmetli Salim ağabeyin karşında ben varım. Yanımızda arkası dönük olan ünlü ve rahmetli karikatürist Nehar Tüblek. Salim ağabeyin solunda Hürriyet’in Genel Yayın Müdürlüğü’nden yenilerde ayrılan Seçkin Türesay, onun solunda rahmetli Abdullah Aksak var. Benim sağımda Mehmet Kardeş, onun sağında, Orhan Atasoy.

Annem Yozgatlıdır, babam Çorumlu. Ankara’da doğdum, okula Kırıkkale’de gittim; liseyi Yozgat’ta bitirdim. Okulun fotoğrafçısıydım! Boynumdan Lubitel eksik olmazdı. Aynı zamanda okulun gazetesini de yayınladım. İmzasını koymadan Nazım Hikmet şiirleri yayınlamıştım. Felsefecimiz İbrahim Ahit Öztokat, beni çekti kenara, “O şiirlerin kimin olduğunu bilen çok kişi var öğretmenlerin arasında. Ama seslerini çıkartmıyorlar!” dedi bir gün.

Web veya doğru adıyla World Wide Web, Internet üzerinde bir uygulamadan ibarettir ama neredeyse bütün dünya, ınternet’i ondan ibaret sayar. Web, 1989 yılında İsviçre’de Avrupa Nükleer Araştırmalar Merkezi CERN’de görevli olduğu sırada İngiliz bilim adamı Tim Berners-Lee tarafından geliştirildi. Tim, bunun bir kabul edilmiş standartlar meselesi olduğunun farkında idi ve ilk işi bir uluslararası konferans düzenlemek olmuştu. Bu konferansların ilki 1994’de Bern’de yapıldı. İkincisi ABD’de Chicago’da yapılan konferans, World Wide Web Konsonsiyomu’nun (W3C) kuruluşuna tanıklık yaptı. Bu benim katıldığım ilk W3C oldu. Daha sonra Kanada’nın Banff kentinde yapılan 16’ncı W3C’ye katıldım. Bir toplantıda Tim Berners-Lee, Havai gömleği ile tam önümde oturuyordu. Gelecek yıl Fransa’da Lyon’da yapılacak W3C, daha çok Web felsefesi üzerinde duracak gibi görünüyor.


Metin Soylu

Betül Korkmaz

Sevmek Lazım Azizim…



 
 
Metin Soylu'nun hangi kitabını daha başarılı buluyorsunuz?
Hepsi
Afet Okulu
Bedeli Çanakkale'de Kanla Ödenecektir
Piri Reis Haritası'nın Şifresi
  
 
 

 

ANA SAYFA YAZAR HAKKINDA KİTAPLAR ELEŞTİRİ CEVAP KONFERANSLAR AFET OKULU RÖPORTAJLAR İLETİŞİM
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
© 2018 Tüm hakları saklıdır.
İzinsiz ve kaynak gösterilemeden yayınlanamaz.


Çizginet & Mehmet CAN